Bugün sizinle beraber Asr-ı saadete bir yolculuğa çıkacağız. Şehir Medine, yer Mescid-i Nebevi, zaman Peygamberimizin vefatına yakın demler.
        Abdullah ibni Abbas (r.a)’dan rivayet edilmiştir. Rasullullah (s.a.v)’ın vefatına vesile olan hastalığının ikinci gününde bir tarafında Fadl ibni Abbas diğer tarafında Hz.Ali (r.anhüm) oldukları halde mescide çıktı. Şu son anlarını yaşıyor iken bütün mü’minlerle helalleşmek istiyordu. İşte bu niyetle o gün Bilal-i Habeşi’den ezan okumasını ve müminlerin camiye toplanmasını rica etti. Hz. Bilal da hemen minareye çıktı, yanık ve gür sesiyle ezan-ı şerifi okudu. Ezan sesini duyan bütün Ensar ve Mühacirler akın akın Mescid-i Nebeviye geldiler. Cami hınca hınc doldu.
        Sevgili Peygamberimiz sahabelere iki rekât namaz kıldırdıktan sonra minbere çıktı. Önce Allah’a hamd-ü senada bulundu. Daha sonra da gözlerden ırmak ırmak yaşlar akıtan, kalpleri tir tir titreten, vücutları ürpertiye boğan içli ve duygulu bir hutbe okudular. Hutbesinin sonunda da kelimelerin üstüne basa basa şöyle dediler:
        “Ey mü’minler! Ömrüm boyunca sizlere hidayet ve kurtuluş yollarını anlatmaya, böylece sizleri Cehennem ateşinden korumaya çalıştım. Ölüm gerçek, ayrılık kaçınılmazdır. Şimdi size soruyorum. Allah hakkı için, her kimin arkasına bir kamçı vurmuş isem işte arkam gelsin vursun. Her kimin bende alacağı varsa işte malım gelsin alsın! Burada mahçup olmak ahirette mahçup olmaktan daha hayırlıdır. Benim yanında en sevimliniz bende olan hakkını alan veya hakkını bana helâl edendir. Benden hak alınmalı ki, ben de Rabb’ime temiz bir ruh ile kavuşabileyim.”
        Yaşın yaşın ağlayan gözlerle Peygamberlerini dinleyen sahabelerden hiç kimse gidip de: Ey Allah’ın Rasulu benim sende hakkım var demedi. Sevgili Peygamberimiz aynı soruyu üçüncü defa tekrarlayınca cemaatin içinden bir ses duyuldu:
        “Benim sende hakkım var ya Rasulallah!” dedi. Bütün gözler o tarafa yöneldi. Bunu söyleyen yaşlı sahabe Ükkâşe (r.a)’den başkası değildi. Rasulullah’ın yanına vardı, nezaketle:
        “Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah! Eğer defalarca Allah’ın adını kullanarak sormasaydınız huzurunuza gelip de hakkımı aramaya kalkışmazdım.” dedi ve şöyle ekledi:
        “Ya Rasulallah! Bir gün sizinle birlikte bir savaştaydık. Nasılsa develerimiz yan yana geldi. Devemden inerek size yaklaştım ki, birden benim sırtımda sizin kamçınız şakladı. Ya Nebi! Bana kasten mi vurdunuz, yoksa devenize vururken kazayla mı bana değdi onu bilmiyorum,” dedi. Hz. Peygamber:
        “Ey  Ükkâşe! Peygamberin sana ne kastı olabilir ki vursun?”dedi. Ardından Hz. Bilal’e kızı Fatıma’nın evine giderek aynı kamçıyı alıp getirmesini söyledi. Bilal camiden çıkarak hızla Hz.Fatıma (r.anha)’nın evine giderken bir yandan da, Peygamberin kendi kendine nasıl ceza vereceğini düşünüyordu. Kapıyı çaldı, Hz. Bilal kendisini tanıttı ve Efendimizin kamçıyı istediğini söyledi. Hz. Fatıma:
        “Ey Bilal! Babam kamçıyı ne yapacak?” diye sordu. Bilal:
        “Baban bu kamçı ile kendi kendisini cezalandıracaktır.” dedi. Hz. Fatıma:
        “Ey Bilal! Hakkını almak için bu kamçıyı babama vuracak olan kimdir?” diye sordu. Hz. Bilal:
        “Ükkâşe hazretleridir.” dedi.
        Hz. Bilal kamçıyı getirip Peygambere teslim etti. Efendimiz kamçıyı alıp Ükkâşe’ye verdi.
Sahabe-i Kiram hayretle olayı takip ediyorlardı. Tam bu sırada Hz.Ebubekir ile Hz. Ömer ayağa fırladılar:
        “Ey Ükkâşe! Peygambere nasıl kıyarsın. İşte biz karşındayız. Ne olur Peygamber yerine bize vur.” diyerek arkalarını döndüler. Ükkâşe:
        “Hayır ben sırtıma vurandan kısasımı alacağım.” dedi. Hz. Peygamber:
        “Ya Eba Bekir, ya Ömer! Yerlerinize oturunuz. Şüphesiz ki yüce Allah sizin bu iyi niyetinizi mükâfatsız bırakmayacaktır” dedi. Bu defa da Hz. Ali yerinden fırladı ve:
        “Ey Ükkâşe! Peygambere vurmana gönlüm razı olmuyor. İşte sırtım, işte karnım. İstedigin yere, diledigin kadar vur.” dedi. Hz. Peygamber ona da:
        “Ey Ali! Yüce Allah senin de bu iyi niyetini mükâfatsız bırakmayacaktır lütfen otur.” dedi. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin:
        “Ey Ükkâşe! Biliyorsun ki biz Rasulullah’ın torunlarıyız. hakkını bizden aldığın zaman sanki ondan almış sayılırsın. Ne olur bize vur.” diye yalvardılar. Hz. Peygamber onlara da :
        “Torunlarım lütfen sakin olunuz ve yerlerinize oturunuz!” dedi ve Ükkâşe’ye dönerek:
        “Ey Ükkâşe! Eğer gerçekten bana vurmak istiyorsan işte sırtım buyur vur.”dedi. Ükkâşe başını sağa sola sallayarak:
        “Hayır ya Rasulallah!” dedi. Peygamberimiz sebebini sorunca Ükkâşe:
        “Ya Rasulallah! Siz sırtıma vurduğunuzda benim vücudum belden yukarısı çıplaktı. Şimdi ben de size vururken sırtınızın çıplak olmasını istiyorum dedi. Sevgili Peygamberimiz tereddütsüz gömleğini çıkardı ve sırtın döndü:
        “Buyur hiç çekinmeden, dilediğin kadar vur.” dedi. Durumu hayretle ve üzüntüyle izleyen sahabeler bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Nasıl ağlamasınlar ki; beraber bulunurlarken yüzüne bakmaya dahi kıyamadıkları sevgili Peygamberleri şimdi kamçı ile dövülecekti. Buna yürek dayanır mı? Hıçkırık sesleri, etme Ükkâşe, yapma Ükkâşe nidalarıyla karışıyor, mescidin duvarlarını yalayarak semaya yükseliyordu. Ağlama sesleri gök kubbede çın çın yankılanıyordu.
        Diğer taraftan Peygamberin teninin kokusu bütün mescidi sarmış, her taraf mis gibi kokuyordu. Sırtındaki nübüvvet nişanı olan ben’i elmas gibi parlıyor, nuru ışıl ışıl bütün mescidi kaplamıştı.(Rivayete göre bir kuş yumurtası büyüklüğündeki bu ben, sırtında iki kürek kemiği arasında bulunan bir et parçasıydı)
        Zaten Peygamberlerimiz seher vakti teheccüd namazı için kalktığında yaptığı duaları içinde şu duayı da yapardı:
        “Allah’ım! Kalbime nur, kabrime nur, kulağıma nur, gözüme nur,  tüylerime nur, derime nur, etime nur, kanıma nur, kemiklerime nur ver. Önüme nur, arkama nur, sağıma nur,  soluma nur, altıma nur, üstüme nur ver. Allah’ım! Bana öyle büyük bir nur ihsan eyle ki bütün vücudum nuruna garkolsun!” İşte bu duanın bereketi ile olacak ki Rasulullah ömrünün sonunda adeta nur yumağı haline gelmişti.
        Enes ibni Malik (r.a)’den rivayet edilmiştir. Şöyle dedi: Peygamberin vefatıyla neticelenen hastalığı günlerinde Ebu Bekir(r.a) kendilerine namazı kıldırıyordu. Nihayet (vefatının tesadüf ettiği) pazartesi günü oldu. Ashab (sabah) namazı içinde saf saf durmuşlardı. Rasulullah(s.a.v) Aişe’nin odasının kapı, perdesini açtı ve ayakta durarak bizlere baktı. Yüzü Mushaf yaprağı gibi bembeyazdı.(Adeta nur gibi parıl parıl parlıyordu). Sonra (onların namazda saf bağlayarak durduklarını görünce çok sevindi ve) tebessüm ederek güldü.
        Enes (r.a) der ki: Biz namazda olduğumuz halde Rasulullah’ın çıkışıyla sevincimizden şaşırdık, az kalsın namazı bozacaktık.
                                                                                        (Buhari Tecrid-i Sarih, HNO, 395,Müslim, Salât, HNO,419)
        Ükkâşe kırbacı vuracak gibi kaldırdı. Tam o anda nefesler tutulmuş ağlamalar yerini hayretli bakışlara bırakmıştı. Ükkâşe kırbacı bırakıp Peygamberin sırtındaki bu nübüvvet nişanesi olan ben’e ve nur gibi ışıldayan, misk gibi kokan, ipek gibi yumuşak tenine ağlayarak yüzünü sürüyor, öpüyor, kokluyor, okşuyordu. Sahabeler rahat bir nefes almış olarak olayı izliyorlardı. Ükkâşe:
        “Anam, babam, canım sana feda olsun Ya Rasulallah! Hangi can sana kıyabilir ki? Ben duymuştum ki Peygamberin tenine dokunan âzâlar Cehennemde yanmayacakmış. Bu niyetle sizin teninize dokunmak ve kendimi Cehennem azabından kurtarmak için böyle yaptım. Sizde olan bütün haklarımı helal ediyorum.” dedi. Rasulullah Ükkâşe’nin gözyaşlarını mübarek eliyle sildi, sarıldı ve sahabelere dönerek:
        “Ashabım! Cennetlik birini görmek isteyen Ükkâşe’ye baksın.” buyurdu. Bunun üzerine sahabeler kalkıp Ükkâşe’nin gözlerinden öptüler, Peygamberin bu övgüsünden dolayı kendisini tebrik ettiler.
        Bu olay ışığında gelelim sözün özüne;
        Kardeşim! Sakın kapanmamış hesaplarla ötelere gitme! Sonra pişman olursun. Pişman olsan ne yazar dönemezsin, dönüp helallik dileyemezsin. İflas etmiş bir tüccar gibi mahşer alanında yapayalnız kalırsın, sonra eyvahların ta arşı inletir de sana dönüp bakan olmaz. Çünkü herkesin kendine göre bir işi, bir derdi vardır. Öyle ise sakın kul hakkı yeme! Allah’ın huzuruna alnın ak, yüzün beyaz, kalbin berrak bir şekilde çıkmaya çalış.
                                                                                        Fethi KÜÇÜK
                                                                                                    Kur’an Aşıkları Derneği (KA-DER) Genel Başkanı
                                                                                              20 Eylül 2014  / ŞANLIURFA

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir