Cenab-ı Allah vaktin, zamanın ve ömrün kıymetini bilmemiz için çoğu surelerin başında ve bazı ayet-i kerimelerde zaman kelimesini kullanarak yemin eder. (Fecr’e, Duha vaktine, Asr’a, Gece’ye diye.)
       Dünya kurulduğundan bu yana ruhun milyar seneler bekledikten sonra bedenle birleşip bir insan olması ve bu insana da ahiretini kazanması için emanet bir ÖMÜR verilmesi müthiş bir olay, eşsiz bir fırsattır. İnsana verilen son ve tek şanstır. Bunun için Cenab-ı Allah’a ne kadar şükretsek azdır.
       Sayılı günler olarak bilinen insan ömrü, kişinin en kıymetli sermayesidir. İnsanoğlu ömrünün ve özellikle içinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli ve onunla yarın yani ahireti için ne kâr, ne hayır edebilmek mümkün ise onu kazanmaya çalışmalıdır. Ne kazanacaksa bu dünyada ve bu ömürle kazanacaktır. Giden zaman karşılığında bir çalışması yoksa tam zararda olduğunu unutmamalı. Bunun için Peygamberimiz: “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyurarak bu gerçeğe işaret etmişlerdir.
       Dünya, aldatıcı bir serap, ahiret ise ölümsüz bir hayattır. Umumiyetle insan, hayatın bin bir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esiridir. Her an bu yalanlar ile vefasızlığını devam ettiren şu dünya, bir aldanış mekânı değil de nedir? Bu hususta Rabb’imiz şöyle buyuruyor: “ Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden ve bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut, 64)
       İnsan ibret almaz mı ki, her fani varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde daimi bir suretle öğütülmekte ve ahirete doğru yol almaktadır? Ahiret gerçeğinden habersiz yaşamak ile, nefsanî arzuları tahrik eden dünyadaki fani oyuncaklara dalıp gitmek, böylece ahiretteki ebedi hayatı kaybetmek ne korkunç bir aldanıştır.
       Takvimden kopardığımız her yaprağın hayatımızda beslediğimiz ölümümüzü çağıran birer davetiye olduğunu niçin anlamıyoruz? Bizler, nefes alıp verişlerimizle hayat sürerken kendimizi yaşıyor sanıyoruz. Halbuki nefes alış verişlerimizin kefenlerimizi dokuyan mekiklerin hareketinden farksız olduğunu niye hâlâ farkına varmıyoruz? Heyhat!
       Bu hususu Hz. Mevlâna şöyle ifade eder:
       “Gafilane bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, ergenlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve bin bir türlü çırpınış ve nedametten ibarettir! Rabb’inin adını dudağına ve kalbine almayan, merhametten nasipsiz, müsdaribin derdini duymak ve hissetmek istemeyen bedbaht ve kibirlinin kaçtığı ölüm, kendisini her an pusuda beklemektedir! Ahiretsiz bir dünya ferahlığı elde etmek için, dünya süslerine bürünmüş, fani lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hali, ne hazin bir tükeniştir!”
       Kârsız geçen her an, o güzel sermayeden bir ziyan, bir hüsrandır. Bununla beraber senelerce kaybedilen bir ömür, içinde bulunduğu son bir lahzada kendisine ebedî cenneti kazandıracak güzel bir iş yapmaya muvaffak olabilirse, geçen bütün kayıpları telafi ederek o zarardan kurtulmuş ve o insan için en şerefli bir zaman ve lahzadan ibaret olmuş olur.
       Amma nerede!
       Günümüzün uzun bir zamanı, gecemizin de neredeyse hepsi TV seyretmekle geçmiyor mu? Bilgisayardaki bir oyunun heyecanını yaşamak veya sanal dünyada çetleşmek için saatlerce zaman harcamıyor muyuz? Hafta sonlarımızın çoğu zamanı sportif faaliyetlere harcamakla, özellikle futbol maçlarını seyretmekle geçmiyor mu? Burada teknolojiye veya spora karşı olduğumuz anlaşılmasın. Gayemiz zaman israfını irdelemektir.
       Hal böyle iken Kur’an’ı ve ilmihal bilgilerini öğrenme söz konusu olunca “Vaktim yok” bahanesini ileri sürmemiz hiç de inandırıcı olmuyor. Kendimizi aldatmayalım.
       Bizler vurdumduymaz bir şekilde, günümüzü gün edip hayatımızı yaşarken, aldatıldığımızın farkına bile varmıyoruz. Aslında hayatımız bizi aldatıyor. Ölümümüzü emzirip büyüten, kucağında besleyen kendi hayatımızdır. Ve biz “hayatımızı yaşıyoruz” derken aslında ölümümüzü büyüttüğümüzün farkına varmadan gaflet uykusunda, renkli rüyalardayız. Günler ayları, aylar yılları, yıllar da asırları doldurmaktadır. Dakikalar saatleri tamamlamakta ve duvarda duran saatler, bir tehlike çanı gibi vurup, yeni bir zaman için hazırlığa geçmektedir. Bunu bir şair şöyle ifade eder:
       Sanma kim saat çalar, bir başın tokmak vurur,
       Mevte bir saat daha yaklaştın ey gafil deyû.
       Bitince zencir-i saat durur rakkas demez tık tık,
       Çün an ömrün hitamında denir cana hemen çık çık.
       Sohbetimizi bir hadis-i şerifle bitirmek istiyorum.
       Abdullah ibni Abbas (r.a)’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
       “İki nimet (iki güzel hal) vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetleri kullanmak hususunda aldanmıştır. Bunlar: Sağlık ve boş vakittir.”
                                                              (Buhari Tecrid-i Sarih, HNO,2019,2162, Tirmizi, Zühd,1,İbni Mace, Zühd, 15)
       Haydi bize emanet edilen ömür hazinemizi boşa tüketmeden en güzel bir şekilde değerlendirmeye çalışalım!
                                                                                                                                    Fethi  KÜÇÜK
                                                                                                           Kur’an Aşıkları Derneği (KA-DER) Genel Başkanı
                                                                                                                           2 Mayıs 2013 / ŞANLIURFA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir