Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklu yargılanmasının kendisini dilhun eden (kan ağlatan) bir konu olduğunu belirterek: “Terör örgütü mensubu’ iddiası çok ciddi bir yanlıştır. Bu affedilemez, tarih bunu affetmez.”dedi.
         Böyle demesinin sebebi sizce nedir? Demokrasiye aşık bir kişinin demokrasiye kastetmeye azmetmiş biri için bu ifadeleri kullanması yadırganacak bir durumdur. Başbakanımızın böyle itiraf etmesinin sebebini acizane gayet net anlıyorum.Çünkü verilen astronomik mahkumiyet kararı bendenizin de vicdanını sızlatmıştı da ondan.Sebebini makalemizin son kısmına bırakarak konuya merhum Mehmet Akif’in Safahat’ında şiirleştirdiği bir güzel hikâye ile başlayalım.
         Kocakarı ile Ömer” (M. Akif Ersoy, Safahat, 1911)
         Hz. Ömer’in halifeliği döneminde (634-644) bir gece, Peygamber’in amcası Hz. Abbas(r.a), Halife Ömer(r.a)’i ziyaret amacıyla evinden çıkar. Akşam olmuş, gece epeyce ilerlemiştir. Hz. Abbas, Medine’nin ıssız sokaklarında Hz. Ömer’in evine doğru ilerlerken, karanlığın içinde bembeyaz bir hırkaya bürünmüş, heybetli heybetli yürüyen bir adamla karşılaşır, selamlaşırlar. Peygamber amcası, bakar ki karşısındaki Hz. Ömer’dir. Ona, “Ya Ömer, böyle geç vakit bu ne iş?” diye sorar. Hz. Ömer, Medine’nin mahallelerini dolaşmaya çıktığını söyler ve “Gel beraber dolaşalım” diye onu da yanına alır.
         Medine sokaklarını birlikte dolaşmaya başlarlar. Etrafta büyük bir sessizlik vardır ve Medine huzur içinde uyumaktadır. Ömer her evin önünde durur, içerdekilerin haberi olmadan dinler. Böylece en harap bir yapıyı, en küçük bir evi bile ihmal etmeden Medine sokaklarını adım adım dolaşırlar. Nihayet evler biter, şehrin dışına çıkarlar. Orada bir çadırla karşılaşırlar.
         Çadırda, ihtiyar bir kadın ve “açız açız” diye feryat eden minnacık çocuklardan başka kimse yoktur. Akif bu manzarayı şöyle anlatır:
         Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın,
         “Açız açız” diye feryat eden çocuklarının,
         Karıştırıp duruyorken pişen nevalesini (yani azığını)
         Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini.
         “Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek”
         Fakat ne hal ise bir türlü pişmiyordu yemek.
        Çocukların yeniden başlamıştı naleleri (ağlamaları).
         Bu hazin tablo karşısında Abbas ve Ömer, selam verip çadıra girerler. İhtiyar kadın, güleç bir yüzle selamlarını alır. Ömer, ihtiyar kadına sorar: “Bu yavrular niçin, ağlıyor teyze?”
         Kadın, “Bugün ikinci gün, aç kaldılar?” diye cevap verir. “O halde niçin önlerine biraz yemek koyup, karınlarını doyurmuyorsun?” diye soran Ömer’e kadın, ekmeklerinin ve yemeklerinin olmadığını, çömleğin içinde çakıl taşları bulunduğunu, onları kaynatarak çocukları avutmaya çalıştığını anlatır. Bunun üzerine Ömer, kadına; kocası, oğlu, kardeşi bir kimselerinin de mi olmadığını sorar. Kadın bütün erkek akrabalarının öldüğünü, kimi kimsesi bulunmadığını, yanında “açız” diye feryat eden bu çocukların, torunları olduğunu söyler. Bunun üzerine Ömer kadına, halini niçin emire (halifeye) anlatmadığını sorar. Fakat kadından hiç beklemediği ağır bir cevap alır…
         Emir’e öyle mi? Kahretsin an-karib Allah!
         (Allah onu en yakın zamanda kahretsin)
         Yakında rayet-i ikbali ser-nigun olsun
         (İyi günleri kötüye dönsün)
         Ömer, belasını dünyada isterim bulsun.
         Halife Ömer, hayret içindedir. “Ne yaptı teyze, Ömer böyle beddua edecek” diye sorar. Kadın, kendisinin yetim avuturken halifenin uyumaması gerektiğini, kendilerinin halifeye Allah’ın bir emaneti olduklarını, ama arayıp sorulmadıklarını yana yakıla anlatır. Ve kendisine, “Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez, gidip söylemezsen ne haldesin bilemez” diye mazeret sayıp döken Ömer’in hiçbir mazeretini kabul etmez.
         “Mademki, insanlarıyla gereğince ilgilenemeyecekti, o halde niçin hilafeti zamanında kabul etti?” der.
Bu arada, çocukların feryatları daha da yükselir. Torunlarının bu içler acısı durumu karşısında öfkesi artık çılgın bir hal alan ihtiyar kadın Halife Ömer’e beddualar yağdırır:
         Şu nevhalar ki çıkar ta bulutların içine
         (Ta bulutlara yükselen bu iniltiler)
         Ömer! Savaik-ı tel’in olur, iner tepene
         (Umarım Ömer, lanet bulutları olup tepene iner)
         Yetimin ahını yağmur duası zannetme
         O sayha rad-ı kazadır ki gönderir Adem’e. (Yetimin ahı yağmur duası değil, insanı yokluğa götüren bir kaza yıldırımıdır)
         Açız açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver
         Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer
         Gidip de söyliyeyim ha… Dilencilik yapamam (Ben gidip Halife’ye söyleyeyim de dilencilik mi yapayım?)
         Ömer de kim? Benim ondan kerim adamdı babam (Ömer de kim oluyormuş, benim babam ondan daha değerli ve cömert bir insandı)
         Ölür de yüzsuyu dökemem sizin Halifenize. (Ölsem de sizin Halifenize gidip yüzsuyu dökemem)
Ömer, kadının bu son sözleriyle, beyninden vurulmuşa döner. Sesi titreyerek “Haklısın teyze, avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim” der. Sonrasını Hz. Abbas şöyle anlatır:
         Halife önde, bitik, suçlu, münfail, nadim
         Ben arkasında, perişan, çadırdan ayrıldık.
         (Halife içi buruk, bitik ve pişman vaziyette, ben de arkasında çadırdan ayrıldık)
         Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık
         Köyün köpekleri ejder misali saldırıyor
         Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor
         Medine’nin dalarak münhani sokaklarına
         Dönüp dönüp hele geldik zahire ambarına.
         (Medine’nin dolambaçlı sokaklarını dolaşıp zahire ambarına geldik)
        Halife girdi açıp, ben de girdim emriyle
        Arandı her yeri, bir mum yakıp alelacele.
        Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana
        Bu testi yağ doludur, el verir o yük de sana
        Çuval Halife’de, yağ bende, çıktık ambardan
        Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
        Mesafe baktım uzun; yük yaman, Ömer yaralı
        Dedim ki: Ben götüreydim? Verir misin çuvalı?
        Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın
        Vebali kendine aittir. İbni Hattab’ın.
        Kadın ne söyledi Abbas, işitmedin mi demin?
        Yarın huzur-ı ilahide (Tanrı huzurunda),
        Kimseler Ömer’in şerik-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile
        Evet, hilafeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
         (Bugün biri derdine ortak olsa bile yarın Allah’ın huzurunda kimse Ömer’in suçuna ortak olmaz. Onun için vaktiyle halifelik yükü altına girmemeliydi. Girdiyse gereğini yapmalıdır.)
         Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
         Gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu.
         (Dicle kenarında bir kurt bir koyunu aşırsa, Tanrı adaleti gelip Ömer’den onu sorar)
         Bir ihtiyar karı bi-kes kalır, Ömer mesul
         Yetimi, girye-i hüsran alır, Ömer mesul.
         (Kimsesiz kalan ihtiyar kadının durumundan Ömer sorumludur. Yetimin üzüntüden ağlayışından Ömer sorumludur)
         Bir aşiyan-ı sefalet bakılmayıp göçse
         Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse.
         (Bakımsızlıktan yıkılan zavallı yuvanın altında kalacak olan da Ömer’den başkası değildir)
         Zemine gadr ile bir damla kan dökünce biri
         O damla, bir koca girdap olur boğar Ömer’i.
         (Şayet haksız yere birisi birinin kanını yere akıtsa, o haksız dökülen kan koca bir anafor olup Ömer’i boğar)
         Ömer duyulmada her kalbin inkisarından
         Ömer koğulmada her matemin civarından.
         (Her kalbin bedduasından Ömer sesi gelir, her matemin ve yasın yanından Ömer kovulur)
         Ömer halife iken, başka kim çıkar mesul?
         Ömer ne yapsın, ilahi, beşer zalum-ü cehul.
         (Ömer halife iken başka sorumlu olur mu? Tanrım, Ömer ne yapsın insanlık zalim, kaprisli)
         Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den?
         Ömer, Ömer! Nasıl aldın bu barı (yükü) sırtına sen?
         (Muhammed’den beklenen, şimdi Ömer’den bekleniyor. Ey Ömer, sen nasıl bu yükü sırtlandın?)
         Un çuvalının altında yorulan ve iki büklüm olan Ömer, “Uzak mı yol? Daha çok var mı?” diye sorar. Hz. Abbas çok az kaldığını söyler. Nihayet ihtiyar kadının çadırına gelirler. Ömer’in artık mecali kalmamıştır. Nefes nefese sırtındaki un çuvalını indirir. Kenara koyar. Ardından tenceredeki çakıl taşlarını atar, tencereye un ve yağ katar. İhtiyar kadın da yakmak için yaş diken getirir. Bu yaş dikenleri tutuşturmak için Ömer, beyaz sakalları ile yerleri süpürürcesine ateşi üflerken alnından terler akar, dumanlar içinde kalır.
         Nihayet ocak tutuşur, yemek pişer. Ömer, pişen yemeği çocuklara yedirir. Çocuklar doyunca, neşelenir, oynamaya başlarlar. Bu tablo karşısında Ömer pek mutlu olur. Bu arada neredeyse sabah olmaktadır. Hz. Abbas sonrasını şöyle anlatır:
         Dedim: Sabah oluyor kalkalım
         Evet, haydi! Yarın Emaret’e gel teyze,
         Öğleyin beni bul
         Emir’e söyleriz, elbette hayr olur memul.
         (Teyze yarın öğle vakti başbuğluk sarayına gel, beni bul, başbuğa söyleriz, iyi olur inşallah)
         Biz de çıktık veda edip artık
         Hiç görünmeksizin gelip geçene
         Doğru indik Halife’nin evine.
         (Biz de çıkıp kimseye görünmeden Halifenin evine geldik)
         Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver
         Diye, koyvermiyordu çünkü Ömer.
         Az sonra sabah olur. Etraf aydınlanır. Gece boyu huzur içinde uyuyan şehir, uyanır. Halife Ömer’le Peygamber’in amcası Abbas birlikte halifenin makamına gelirler. Öğleden sonra, kadın yanlarına çıkagelir. İhtiyar kadını saygıyla karşılayan Ömer, ona şöyle hitap eder:
         Galiba teyze, uykusuz kaldın
         İşte bağlanmak üzredir nafakan
         Alacaksın her ay gelip buradan
         Şimdi affeyledin, değil mi beni?
         Kadın, büyük bir şaşkınlık içindedir. Akşam çadırına gelen, beddua ettiği, daha sonra sırtında çuvalla un getiren, ocağı yakan, yemeği pişiren, torunlarını doyuran adam Allah Rasulu’nun halifesi Ömer’dir. Bunca bedduayı işitmesine rağmen, hiç kızmamış öfkelenmemiş, büyük bir sorumluluk duygusu içinde hareket etmiş, şimdi de kendisine hazineden maaş bağlamış, üstelik de kendisinden af dilemektedir. Bu tablo karşısında hayretler içinde kalan ihtiyar kadın, gülümseyen çehresi ve ışıl ışıl gözleriyle Allah Rasulu’nun halifesine bakar, başı dimdik bir şekilde: “İşte böyle göster adaletini eline bakan bütün Müslümanlara karşı.” der.
         Hikâyeyi okudunuz. Benim inancıma göre bu hikâyenin ana teması adaleti vurgulamaktan ziyade sorumluluk bilincini hatırlatmaktır. Zira kadın, kendilerinin halifeye Allah’ın bir emaneti olduklarını, ama arayıp sorulmadıklarını yana yakıla anlatır. Ve kendisine, “Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez, gidip söylemezsen ne haldesin bilemez” diye mazeret sayıp döken Ömer’in hiçbir mazeretini kabul etmez.
         “Mademki, insanlarıyla gereğince ilgilenemeyecekti, o halde niçin hilafeti zamanında kabul etti?” demekle açıkça sorumluluk bilincini vurgulamıştır.
         Yıllarca İslamın bayraktarlığını yapmış, değil yalnız ülkesine bütün dünyaya adalet götürmüş, adeta insanlığın güven sigortası olmuş bir ülkede son olaylarla anladığımıza göre adeta Allah’ın emrettiği adalet mefhumu unutulmuş, adalet yerine bilinçli ve kasıtlı adaletsizlik yapılmıştır. Paralel devlet yapılanmasıyla adaletsiz yargılamadan dolayı kim bilir kaç kişinin hakkı yenmiş ve cezaevine konmuş, acaba kaç kişinin onuru ayaklar altına alınmıştır? Bunların yirmi bin kişi olduğu tahmin ediliyor.
         İşte bütün bunlar olup biterken; adeta sırtında kefeni ile kendisini halkının refahına adamış, amma tek gayesi Allah rızası olan bir başbakanın bu yenen kul hakkından dolayı ve kendisinin de bu işte sorumlu olduğunun bilincinde olması sebebiyle çektiği vicdan azabını ehli iman ve her takvalı mü’min fert hisseder ve anlar. Kuşkusuz inanıyoruz ve tahmin ediyoruz ki Recep Tayyip Erdoğan başını her yastığa koyduğunda Ömer ibni Hattab (r.a)’ın
         “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Büyük hesap günü için kendinizi donatınız! Çünkü kıyamet gününde hesap ancak dünyada iken kendisini hesaba çekenler için kolay olacaktır.”tavsiyesi doğrultusunda kendisini hesaba çekiyor, bunun için de kul hakkıyla ahirete gitmektense daha dünyada iken bu hakları iade etmek amacıyla bazı itiraflarda bulunuyor ve radikal kararlar alıyor. Aldığı kararlar doğrudur ve her hususta kendisini destekliyoruz.
         Başbakanım!
         Bütün bu mazlum, garip ve gürebanın çuval çuval dualarını almak; ancak hikmet tabiriyle ifade edilebilir ve bu herkese nasip olmaz size nasip oluyor. Zira Cenab-ı Allah bu gerçeği şöyle buyuruyor: “(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”                                                                                                                                                                         (Bakara,269)
         İnşaallah Mevlamız biz kulları da senin bu mükâfatlarına ortak eder. (Amin)
                                                                                                                                Fethi KÜÇÜK
                                                                                                        Kur’an Aşıkları Derneği (KA-DER) Genel Başkanı
                                                                                                                      15 Ocak 2014 / ŞANLIURFA

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir